Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
E-posta adresinize aktivasyon iletisi gelmediyse lütfen buraya tıklayın.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Şahit ve Delil  (Okunma Sayısı 4271 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Ceka
Kahraman Üye
******

Karma 1
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 551


Site
« : 27 Temmuz 2009, 18:10:58 »

Bu iki kavram arasındaki farkı talim edelim inşaallah.
Çok ihtiyacım var.

Mesela, "tezyin Allah'a şahit, tevzin Allah'a delildir", denmiş. Niye ve nasıl?
Kayıtlı
Ceka
Kahraman Üye
******

Karma 1
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 551


Site
« Yanıtla #1 : 28 Temmuz 2009, 09:21:46 »

Basit düşünmeye çalıştım.

Mesela, birinin evde olduğunu gördüğün vakit sorana dersin "gördüm evde yemek yiyordu. Şunu giymişti, şöyle oturmuştu" Bu şahitliktir. Ama o zatın sadece ayakkabısını görsem , ayakkabıları evde olduğuna bir delildir. Şahit değildir. Ben o zatın evde ne yaptığını göremem. Başka biri de der "ben balkondan gördüm" ellerini yıkıyordu. Bütün bu deliller toplanır görmenin neticesini vermez. Hakim karşısında on delil bir şahit kadar muteber olmaz.

Bu misale göre şahit delilden daha büyüktür.

Mesela, Üstad 29. Le'ma'da demiş: "İnsanlar ve Cinler, kainat mescidinde kıldıkları namaz ve ibadetleriyle Allah'a şahit; melaike ve ruhaniyat ise alem mescidinde yaptıkları ibadat ve tesbihatıyla Allah'a delil."


Ben bu misale göre, İnsanın Melaikeden üstünlüğü ibadatı ve namazı vechi iledir, anlıyorum. Doğrumudur.

Bu kısımları anladığımı düşünüyorum. Ama şahit ve delil kavramlarının başka vecihleri olmalı ki şu kısımları anlamadım.

Mesela, 29. Le'ma'da denilmiş:

Tasvir Allah'a şahit; tanzim ise Allah'a delildir.
Tezyin Allah'a şahit; tevzin ise Allah'a delildir.

Bana sorulsa ben tersini söylerdim.

Bir de 33. Söz 19. Pencere'de çiçeğin tarz-ı ifadesinin Allah'a şahit olduğunu söylenmiş, çiçeğin şahit olduğu söylenmemiş.

Tezyin fiilinin Allah'a şahit, tevzin fiilinin Allah'a delil oluşu ölçüsü ile çiçeğin delil ve çiçeğin tarz-ı ifadesinin şahit olması nasıl izah edilir veya nasıl bağdaştırılır.
« Son Düzenleme: 28 Temmuz 2009, 09:23:27 Gönderen: Ceka » Kayıtlı
Abdülbâkî
Aktif Üye
*****

Karma 2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2.160


Bâkî ÇİMİÇ


Site
« Yanıtla #2 : 28 Temmuz 2009, 20:08:45 »

Ayetü'l-Kübrâ'nın başında şöyle bir ifade var.

Bu risalenin fehmini işkâl eden beş sebep var:

Birincisi: Ben kendi müşahedatımı kendi fehmime göre ve kendim için yazdım. Sair kitaplar gibi başkalarının fehmine ve telâkkisine göre yazmadım...

AYETÜ'L-KÜBRA
Kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatıdır.(Yedinci Şua )

Ceka kardeşim buradaki "müşahedat" kelimesi size bir şeyler ifade eder ümidindeyim.Hem de sizin gibi zekî bir kardeşimize.

Ayetü'l-Kübrâ niçin müşahedat?
« Son Düzenleme: 28 Temmuz 2009, 21:43:16 Gönderen: Genel Yönetici » Kayıtlı

  Demek ki, insanın vazîfe-i fıtrîyesi, taallümle tekemmüldür, duâ ile ubûdiyettir.(Sözler )
osmanoğlu
Genel Moderatör
*****

Karma 1
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1.288



« Yanıtla #3 : 28 Temmuz 2009, 23:29:32 »

29. Lem'a Dördüncü Bâbın İkinci Faslı
İkinci paragrafta şöyle bir ifade var:
"Biri, hazır, meşhûd vaziyetiyle sehâdet eder mânâsıyla, lillâhi şehîd tabiriyle ifade ediliyor. Ve emsâllerinin birbiri arkasından gelip geçmesinden tezâhür eden silsilenin işaretine, alâllahi delîl diye delâlet eder, mânâsında ifade edilmiştir." (Lem'alar-443)
Hemen altında "asbahnâ" kelimesinin hâşiyesinde ise şu izahat var:
"Bu bâbda iki nükte var.
Birinci nükte şudur ki: Herşey, hal-i hazır vücuduyla Cenâb-ı Hakkın vücuduna ve vahdetine şehâdet ettikleri gibi, muntazaman tebeddül edip arkasında emsâllerine yer vermek için gitmesiyle bir teceddüd sûreti altında azîm bir silsileyi göstermekle, Cenâb-ı Hakkın vücud ve vahdâniyetine delil demektir
."


Kâsır fehmimle anladığım kadarıyla, bu konunun temeli bu cümlelerde gizli gibi geliyor. Ancak bunu ne anlamaya, ne de îzâh etmeye benim kudretim maalesef yetmiyor. Haftaya dönünce araştırmaya çalışırız inşâallah. Belki de kardeşlerimiz o zamana kadar bu meselenin şerhini yaparlar; biz de istifade ederiz. Gülümseme
Kayıtlı

"İnsanların en âcizi, duâdan âciz olandır."
yunusum
Gayûr Üye
****

Karma 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 143


« Yanıtla #4 : 29 Temmuz 2009, 12:32:49 »

görme ile ilgili olana şahit deniyor...akılla tartılana ise delil deniliyor....verilen örneklerde bu manalar çıkıyor...tezyin ,süslendirmek demek bu gözle görülüyor...tevzin ise denge,ölçü demek ,bu ise akılla tartılır,anlaşılır...

musavvir şekillendirmek demek bu gözle görülüyor..

tanzim ise düzenlemek demek bu ise akılla tartılır,anlaşılır.
Kayıtlı
Ceka
Kahraman Üye
******

Karma 1
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 551


Site
« Yanıtla #5 : 29 Temmuz 2009, 14:46:44 »

Allah razı olsun Yunusum kardeşim aklıma biraz daha yanaştı.Özellikle tezyin ve tevzin meselesi. Ama benim kafa malum, çok inatçı.

Ne bileyim şu şahit ve delil kavramlarında çok derin manalar var gibi geliyor. Neyse.

Hazır zamanı şahit,  devam ve yenilenme ve hakeza delil oluyor öyle mi?

Kayıtlı
yunusum
Gayûr Üye
****

Karma 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 143


« Yanıtla #6 : 29 Temmuz 2009, 20:32:14 »

hazır zamanda gördüklerin şahit,aklının tartıkları ise delildir..

etrafa bakıyoruz herşey şekliyle,görüntüsüyle,simasıyla,süsleriyle,renkleriyle şahitiz biz Allaha..

ilmen incelemekle de deliliz biz Allaha diyorlar..cekacığım.
Kayıtlı
Ceka
Kahraman Üye
******

Karma 1
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 551


Site
« Yanıtla #7 : 30 Temmuz 2009, 10:41:59 »

Allah razı olsun, tam da bu meseleyi tasdik eder bir şey yazacaktım.

Sabık işaretlerde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Cenâb-ı Hakkın Resulü olduğu gayet kati ve şüphesiz bir surette ispat edildi. İşte, risaleti binler delâil-i katiye ile sabit olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdâniyet-i İlâhiyenin ve saadet-i ebediyenin en parlak bir delili ve en kati bir bürhanıdır. Biz şu İşarette, o muşrık, parlak delile ve nâtık-ı sâdık bürhana, hülâsatü'l-hülâsa bir icmal ile küçük bir tarif yapacağız. Çünkü, madem o delildir ve neticesi marifet-i İlâhiyedir; elbette delili tanımak ve veçh-i delâletini bilmek lâzımdır. Öyleyse, biz de gayet muhtasar bir hülâsa ile veçh-i delâletini ve sıhhatini beyan edeceğiz. 19. Nükteli işaret-19. Mektub

Peygamberimizin Zatı(a.s.v) Allah'a şahit olmuş, insanlara Allah'ın varlığına, birliğine, tanıtmasına, Kur'an'ın vahiy olduğuna, hesap gününe ve hakeza delil oluyor öyle mi?

Sonra insan o delilleri okuyor, aklı ile tartıyor ve Marifet-i İlahiye nisbetinde şahit oluyor, doğru mu? Yani, biz şahitin s adık olduğunu aklımız ile tarttığımız deliller ile anlıyoruz.

19. Nükteli İşaretin devamında şöyle bir nükte var: Demek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdâniyet-i İlâhiyeye ve saadet-i ebediyeye bir bürhan-ı nâtık-ı sâdık ve musaddaktır.

Natık ise şahittir. Her bir delil Onun(a.s.v)nin şahit olduğuna delildir.
Kayıtlı
yunusum
Gayûr Üye
****

Karma 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 143


« Yanıtla #8 : 31 Temmuz 2009, 09:32:52 »

delil ilmelyakin mertebesidir....şahit aynel yakin mertebesidir.delil,risalei nurdaki hakikatları ilmen,aklen bilmektir....şahit ise görerek bilmektir.bu aynel yakindir.

buda imanı her daim yenilemekle olur..buda çok okumakla ve tefekkür etmekle olur..

tefekkür etmek ise,hakim esmasına mazhariyet kazanmak demektir..
Kayıtlı
CatiaTURK
Yeni Üye
*

Karma 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7


Site
« Yanıtla #9 : 03 Eylül 2009, 20:00:31 »

Peki şahidin delil yerine geçtiği vuku olmamış mıdır?

Veya kalp, vicdan vesair hasseler de şahit olamaz mı?
Kayıtlı

Hayat, musibet ve belalarla tasaffi eder...
CatiaTURK
Yeni Üye
*

Karma 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7


Site
« Yanıtla #10 : 07 Eylül 2009, 13:18:55 »

?? Cevap yok mu abiler???
Kayıtlı

Hayat, musibet ve belalarla tasaffi eder...
Abdülbâkî
Aktif Üye
*****

Karma 2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2.160


Bâkî ÇİMİÇ


Site
« Yanıtla #11 : 07 Eylül 2009, 13:47:31 »

Peki şahidin delil yerine geçtiği vuku olmamış mıdır?

Veya kalp, vicdan vesair hasseler de şahit olamaz mı?
Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuâsını neşrederler.( Mesnevî-i Nuriye - Nokta)

Ve keza خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ cümlesiyle kalb ile vicdan, nûr-u îman sayesinde hakaik-i İlahiyenin tecellisine mazhar olmakla menba-ı kemalât, hayattar ve ziyadar oldukları halde,..( İşârâtü'l-İ'câz)

Kalbinde nokta-i istimdat, nokta-i istinatla vicdan-ı beşer Sânii unutmamaktadır. Eğer çendan dimağ tâtil-i eşgal etse de, vicdan edemez. İki vazife-i mühimmeyle meşguldür. Şöyle ki:
Vicdana müracaat olunsa, kalb bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi, kalb gibi kalbdeki ukde-i hayatiye olan mârifet-i Sâni dahi, ceset gibi istidadât-ı gayr-ı mahdude-i insaniyeyle mütenasip olan âmâl ve müyul-ü müteşaibeye neşr-i hayat eder; lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdat_
Hem de bununla beraber, kavga ve müzahametin meydanı olan dağdağa-i hayata peyderpey hücum gösteren âlemin binler musibet ve mezahimlere karşı yegâne nokta-i istinat, mârifet-i Sânidir.

Evet, herşeyi hikmet ve intizamla gören Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve ale'l-amyâ tesadüfe havale ederse ve o beliyyata karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, tevahhuş ve dehşet ve telâş ve havftan mürekkep bir halet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfta kaldığından, eşref ve ahsen-i mahlûk olan insan, herşeyden daha perişan olduğundan, nizam-ı kâmil-i kâinatın hakikatine muhalif oluyor. İşte nokta-i istinat_ Evet, melce, yalnız mârifet-i Sânidir.

Demek, şu iki noktayla bu derece nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-i nefsü'l-emriyenin hâssa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan vücud-u Sâni tecellî ediyor. Akıl görmezse de fıtrat görüyor. Vicdan nezzardır; kalb penceresidir.(Muhakemat)
Kayıtlı

  Demek ki, insanın vazîfe-i fıtrîyesi, taallümle tekemmüldür, duâ ile ubûdiyettir.(Sözler )
nurhanali
Kıdemli Üye
*****

Karma 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 325



« Yanıtla #12 : 07 Eylül 2009, 23:44:54 »

   بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

   اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيِّينَ وَ عَلَى اۤلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ



    اَللَّهُ لاَ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ
 maksudumuzdur, matlubumuzdur.

   Gayr-ı mütenahî berahininden dört bürhan-ı küllîyi irad ediyoruz.

   Birinci Bürhan: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Şu bürhan-ı neyyirimiz Şuaat'ta tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeamızda münevver bir mir'attır.

   İkinci Bürhan: Kitab-ı kebir ve insan-ı ekber olan kâinattır.

   Üçüncü Bürhan: Kitab-ı Mu'ciz-ül Beyan, Kelâm-ı Akdes'tir.

   Dördüncü Bürhan: Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyaratın mültekası vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Evet fıtrat ve vicdan akla bir penceredir. Tevhidin şuaını neşrederler.
   (Mesnevi-i Nuriye - 246)
  
Kayıtlı

"Dünya madem fânidir, değmiyor alâka-i kalbe..."
Risale-i nur
yunusum
Gayûr Üye
****

Karma 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 143


« Yanıtla #13 : 04 Mart 2011, 16:21:32 »

güzel tefekkürler ..
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: